Değerini veren olursa neden olmasın?

Her geçen gün bu cümleyi daha çok duymaya başladık. Daha fazla dillendirip, bu doğrultuda hareket etmeye başlayarak, duruma alışıp gerçekleri öteler hale geldik. Bizi bu düşünceye sürükleyen faktörler neler? Ekonomik faktörler mi, nitelikli eleman yokluğu mu, metal yoğunluğu mu? Yoksa roller aynı ancak oyuncuların farklılaşması mı? Piyasanın daralması yani diğer bir deyimle kızıl denizlerde boğulmaya devam mı yoksa mavi okyanuslara açılabilecek miyiz? Burada sıkışıp kalmışız.

Bu durum düşüncelerimizi zorluyor ve sağlıklı düşünmemizi engelliyor olabilir mi? Her yıl, her ay için bir planımız var ama bir türlü gerçekleştiremiyoruz mu? Yoksa her şeye bir bahanemiz mi var... Gelin 24 yıl öncesine gidelim, 24 yıl önce bugün perakende dünyasında işe başladığım, ulusal marketlerin Türkiye’ye yeni geldiği döneme…

O zamanda Türkiye’de daha yeni büyük marketlerin açılışları büyük kalabalık ve izdihamlarla gerçekleşiyordu, bu durum bizim toptancılarımızın orta ölçekli marketçilerimizin, bakkallarımızın iştahını kabartıyor, bizde böyle büyük mağazacılık yapsak ne güzel olur düşünceleri bizi adeta zorluyordu.

İmkanlarımızı birleştirerek büyük mağazacılık sistemine hızlı bir geçiş yaptık. Şube sayılarını artırmaya, daha yüksek cirolar yapmaya ve piyasanın en iyisi olmaya aday olduk. Büyük mağazaların şube sayıları artıkça etrafındaki küçük ölçekli noktalar yok olmaya başladılar. O dönemlerde her köşe başı tutulmaya başlamıştı, her bölgenin kendine has yerel kaptanları iş başındaydı. Merkezi yerlere odaklanıyor, yapılaşmanın dışarı doğru taştığını hiç kimse göremiyordu. 2008 yılına gelindiğinde şube açılacak yer kalmamıştı; gemisini kurtaran kaptan olacaktı. Daha sonra kentsel dönüşümün başlaması, yapılaşmanın şehrin merkezinden uzaklaşması, yeni site alanları, hatta yeni şehirler kurulması, adeta merkezi yerlerin içini boşaltıp dışarı taşıdı. Merkezi yerlere yatırım yapanların giderlerinin artması ve kiralarının yükselmesi, onlardan daha az hizmet alanlarına sahip olan, daha az kişi çalıştıran yeni nesil zincirleri büyütmeye başladı. Şehrin kabuğunu kırıp dışarı taşması yeni ticari alanlar yaratırken, şehrin içinde kalan yerler bir bakıma kendi kendileri ile rekabet eder hale geldiler. Yeni şube açmak gittikçe zorlaşmaya başladı. Zaten az olan yerleri son yıllarda fahiş artış gösteren kiralama bedelleri yüzünden kiralamak iyice zorlaştı.

Sermayesi güçlü gruplar tarafından desteklenen ulusal veya discount dediğimiz rakipler rahatlıkla kiralayabiliyor. Bu durum pastadan bizim dışımızda daha fazla pay alan ortağı olması anlamına geliyor. Ancak pasta aynı pasta maalesef. Büyümeyen pasta ve küçülen payımız, her yıl daha fazla artan giderleri karşılamamaya başlıyor. O zaman giderleri azaltmanın yolunu bulmak kalıyor geriye, ama nasıl?

Her zaman olduğu gibi yöneticiler tasarruf etmek için işe, çalışan sayısını azaltmakla başladılar. Çalışan sayısını azaltmak kısa süreli çözüm gibi görünse de maliyetin daha fazla artmasına sebep olduğunu göremiyor bazı yöneticiler veya perakende firmalarının sahipleri. Bugün müşteri mağazanıza girdiğinde hizmet almak istiyor. Hizmeti veren ise ortalarda yok. Oysa bütün işaretler, hizmet alanlarının daha fazla nitelikli çalışana ihtiyaç olduğunu gösteriyor...